GÖRÜNMEZ DİREKSİYONUN SÜRÜCÜSÜ

Kerem Bey, toplantı odasının camından dışardaki manzaraya bakarken kendini şehrin kralı gibi hissediyordu. Masada, şirketin son beş yılının en büyük yatırım sözleşmesi duruyordu. Karşısındaki koltukta oturan yatırım danışmanı Mert, az önce yaptığı sunumla odadaki herkesi büyülemişti. Grafikler yukarı doğru oklarla doluydu, projeksiyon perdesinden “Sektör Liderliği” ve “Yüzde 300 Büyüme” gibi ifadeler yansıyordu.

Mert, o kadar ikna edici, o kadar karizmatik konuşuyordu ki, Kerem Bey’in içindeki o başarma, rakiplerine fark atma ve büyük oynama arzuları adeta şaha kalkmıştı. Kalbi küt küt atıyor, avuçları terliyordu. Bu proje ile sadece para kazanmayacak, aynı zamanda sektördeki rakiplerine o çok istediği gövde gösterisini yapacaktı.

Finans Müdürü Hale Hanım, cılız bir sesle araya girmeye çalıştı: “Kerem Bey, nakit akış tablolarında bazı riskli varsayımlar var. Özellikle ilk 6 ay…”

Kerem Bey, Hale Hanım’ın sözünü kesti. Hatta içinde ona karşı anlamsız bir öfke hissetti. Şu an bu “büyüyü” bozacak, bu muazzam heyecanı düşürecek hiçbir negatif cümleye tahammülü yoktu. “Hale Hanım, risk almadan büyüyemeyiz. Vizyoner olmak, başkalarının göremediğini görmektir.” dedi ve o meşhur dolma kalemiyle imzayı attı. Odada alkışlar koptu. O an, Kerem Bey hayatının en doğru kararını verdiğine emindi.

Aradan sekiz ay geçti. Kerem Bey, aynı odada, aynı sandalyede oturuyordu ama bu kez kendini kral gibi değil, tuzağa düşmüş bir av gibi hissediyordu. O muhteşem proje, şirketin kasasını kurutan bir kara deliğe dönüşmüştü. yüzde 300 büyüme vaat eden Mert, telefonlara zor çıkıyordu. Hale Hanım’ın o gün uyardığı nakit akışı riski, şirketi iflasın eşiğine getirmişti.

Kerem Bey, elleri şakaklarında, o imza anını kare kare geri sardı. O gün o masada ne olmuştu? Tecrübesi vardı, zekası vardı, veriler önündeydi. Buna rağmen, dışarıdan bakan birinin bile görebileceği o bariz tehlike işaretlerini nasıl görememişti? Cevap, o gün hissettiği o büyük kazanma duygusunda saklıydı. 

Çünkü iş dünyasında ve girişimcilikte en büyük kazalar, işler kötü giderken değil; biz kendimizi en iyi hissettiğimiz anlarda yapılır. Kerem Bey o gün, projenin gerçeklerini satın almamıştı. O, projenin kendisine hissettirdiği o güçlü olma, onaylanma ve büyük görünme duygusunu satın almıştı.

Karşısındaki sunum o kadar cazipti, vaatler o kadar tatlıydı ki; zihni bir tür hız körlüğü yaşamıştı. Tıpkı otoyolda son sürat giden bir sürücünün, yol kenarındaki tabelaları artık seçememesi gibi…

O imza anında, Kerem Bey’in zihninde görünmez bir mekanizma devreye girmişti. Bu mekanizma, hoşuna giden başarı vaadini o kadar parlatmıştı ki, hoşuna gitmeyen detayları (riskleri ve uyarıları) flulaştırmış, gözlerini kamaştırmıştı.

Hale Hanım konuştuğunda onu susturan şey, Kerem Bey’in kötü bir yönetici olması değildi. Onu susturan, Kerem Bey’in o an duymak istediği tek şeyin alkış sesleri olmasıydı.

Hepimiz mantıklı kararlar verdiğimizi sanırız. Peki ya kararlarımızın büyük bir kısmı, aslında o anki ruh halimizin, egomuzun veya zaaflarımızın bize oynadığı birer oyundan ibaretse?

Neden bazı insanlar en kritik anlarda buz gibi soğukkanlı kalıp riskleri görürken, bazıları bile bile lades der? Çünkü bu bir şans meselesi değildir. Bu, insan zihninin kokpitini tanıma meselesidir. Zihnimizde bizi o tatlı hipnoz anlarına sürükleyen düğmeler vardır. Birileri veya bizzat kendi arzularımız bu düğmelere bastığında, analiz yeteneğimiz geçici olarak devre dışı kalabilir. Ve biz, uyanana kadar her şeyin yolunda olduğunu sanırız.

Kerem Bey o gün, o büyülü halden çıkıp gerçeği görebilmenin bir yolu olduğunu bilmiyordu. Oysa, o masada hipnozu bozacak, sisi dağıtacak ve direksiyonu tekrar eline almasını sağlayacak çok basit ama hayati manevralar vardı.

Şimdi dürüstçe kendi kararlarımıza bakalım. Son dönemde aldığımız riskli bir kararı, yaptığımız bir yatırımı veya işe aldığınız o kişiyi düşünelim. O kararı verirken; Gerçekten verilerle mi hareket ettik? Yoksa o kararın bize hissettirdiği o hazlı duygunun cazibesine mi kapıldık? Bunu ayırt etmek, iflasla başarı arasındaki ince çizgidir. Firmaları batıran riskler değil, riskleri göremeyecek kadar kamaşmış gözlerdir.

Zihnimizin bize kurduğu başı tatlı tuzakları fark etmek, o körlük anlarında bile sis farlarını yakabilmek mümkün. Ama bunun için önce, zihninizin nasıl çalıştığını, o görünmez direksiyonda aslında kimin oturduğunu keşfetmemiz gerekir.

Peki biz kimiz ve zihnimiz nasıl çalışır?

Loading spinner

7 Responses

  1. İnsan neyin neden olduğunu anlayınca zihni rahatlıyor, tedbir alabiliyor. Tesekkur ederiz 🙂

  2. O riskleri göremez hale getiren şey nedir? O konudaki isteğimiz fazla ise riskleri de göremez hale geliriz. Bu yüzden de sistemin nasıl çalıştığını bilmek gerçekten büyük bir avantaj.

  3. İnsan mantıkla duyguları arasındaki dengeyi bulduğunda başarı basamaklarında tırmanmaya başlıyor.

    1. Kesinlikle Sera Hanım. Duygularımız bizi harekete geçiren yakıtımızdır. Öte yandan, hayatta sadece kuru bir mantıkla da ilerleyemeyiz. Bahsettiğiniz gerekli dengeyi kurmanın stratejilerini seminerlerde bolca ele alıyoruz.

  4. Karar verirken mantığın değil, çoğu zaman duyguların ve egonun direksiyona geçtiğini fark etmek insan için büyük bir yüzleşme.
    ⭐️En tehlikeli anların kendimizi en emin hissettiğimiz anlar olması gerçeği çok güzel anlatılmış. Zihnin çalışma şeklini anlamadan doğru karar vermenin ne kadar zor olduğunu çok güzel ortaya koymuşsunuz. Emeğinize sağlık.🫶🏻

  5. Sinem Hanım, bu güzel özetiniz için çok teşekkür ederiz. O yüzleşme anı başlarda hepimiz için biraz sarsıcı olsa da, sonrasında gelen “Artık kontrol bende” hissi paha biçilemez. Kendimizi en emin hissettiğimiz anlarda zihnimizin bize nasıl oyunlar oynadığını bilmek de öyle… Yorumunuz için tekrar teşekkürler!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir