Selim babasını on dokuz yaşında kaybetti. Ondan iki şey kaldı: handaki küçük dükkân ve tahta bir alet çantası. Çantanın içinde bir çekiç, bir eğe, bir rende ve bir tornavida vardı.
Selim hızlı bir adamdı. Doğuştan öyleydi. Sorunu duyar duymaz çözümü söylerdi. Bekleyemez, uzun konuşmalardan sıkılırdı. Bu huyu ona çok kazandırdı. Mal yetişmediğinde kendi gider yükletir, akşam olmadan yola çıkarırdı. O yıllarda handa bir söz dolaşırdı: “Selim varsa iş biter.”
Hanın karşı köşesinde Rıfat Amca vardı. Yavaş adamdı. Müşteri girince önce çay söyler, sonra dinler, en son fiyat verirdi. Selim ona içinden gülerdi: “Bu adam hiç büyüyemez.” Ama handa bir anlaşmazlık çıktığında herkes Rıfat Amca’nın dükkânına giderdi. Sesini yükselttiğini kimse duymamıştı; buna rağmen o konuşmaya başlayınca masa susardı. Selim bunu o zaman anlamadı, “adamın havası var” deyip geçti.

Yıllar geçti. Dükkân büyüdü, fabrika oldu. Altmış kişi çalışmaya başladı. Selim’in huyu ise aynı kaldı. Toplantıda ilk o konuşurdu. Karşısındaki cümlesini bitirmeden kararı verir, “Hallederiz, geçelim” derdi.
Bir sabah en iyi müdürü istifasını masaya bıraktı. Selim şaşırmadı bile. “Bu piyasada adam kalmadı” dedi. Oğlu da fabrikadaydı; toplantılara girer, dosyasını açar, hiç konuşmazdı. Selim bunu tecrübesizliğe verdi. Oysa oğlu iki kez konuşmuş, iki kez de sözü kesilmişti. Bir daha denememişti.
Selim bunları ayrı ayrı aksilikler sandı. Hepsi aynı huyun faturasıydı, sadece taksitle geliyordu.
O kışın sonunda bir cenazede eski bir tanıdığına rastladı. Gençliğinde ondan büyük, ondan zengin bir adamdı. Şimdi küçük bir ofiste tek başına oturuyordu. Yarım saat konuştular. Anlattığı her şey birbirinden ayrı bir felaketti: Ortaklar hain çıkmış, damat beceriksizmiş, piyasa bozulmuş, insanlar eskisi gibi değilmiş. Bir cümlesi Selim’in aklına takıldı: “Ben böyleyim, sözümü sakınmam.” Selim eve dönerken o adamın kendi geleceğinin fotoğrafı olduğunu düşündü.
Ertesi hafta yıllardır uğramadığı hana gitti. Rıfat Amca hâlâ aynı dükkândaydı, yanında iki oğlu vardı. Çay geldi. Selim içini döktü: Adam tutamıyordu, en iyileri gidiyordu, oğlu bile karşısında konuşmuyordu.

Rıfat Amca acele etmeden dinledi. Sonra sordu: “Baban sana ne bıraktı?”
“Bir çanta alet.”
“Peki, hangisini kullandın?”
Selim bir an düşündü. “Çekici” dedi.
“Kırk yıl tek aletle çalışan usta, dolabı da çekiçle yapmaya kalkar” dedi Rıfat Amca. “Yapar da. Ama kimse o dolabı evine koymaz.”
Sonra çayından bir yudum aldı. “Ben gençken senden beterdim” dedi. “Öfkeliydim. Bir gün bir müşterinin önüne terazinin kefesini fırlattım. Adam gitti, bir daha da gelmedi. O akşam kepengi indirirken karar verdim. Ömrüm boyunca iki şey çalıştım: Beklemeyi, bir de ‘hayır’ demeyi. İlk ‘hayır’ dediğimde ellerim titriyordu. Şimdi titremiyor. İnsanlar bunun için bana geliyor.”
Selim o gün, yıllar önce “hava” sandığı şeyin adını öğrendi.
Eve dönünce babasının çantasını açtı. Çekicin sapı elinin şeklini almış, parlamıştı. Diğer aletler paslıydı ama duruyordu. Eksik değillerdi; sadece hiç kullanılmamışlardı.
Ertesi gün kendine üç küçük kural koydu. Toplantıda son konuşacaktı. İlk hafta çok zorlandı, dilini ısırdı. Üçüncü toplantıda oğlu konuştu; söylediği fikir iki hafta sonra bir müşteriyi kurtardı.
“Bakarız, hallederiz” demeyi bıraktı. Yerine “Salı günü saat ikide” demeye başladı. Birkaç ay sonra insanlar onun verdiği tarihe göre kendi işlerini planlar oldu.
Kötü haberi ilk kendisi verecekti. Bir sevkiyat geciktiğinde müşteriyi kendi aradı. Adam kızdı, telefonu kapattı. İki ay sonra siparişini büyüttü ve sebebini söyledi: “Kötü haberi senden duyuyorum. Ötekilerden hiç haber gelmiyor, sonra fatura geliyor.”

Selim bugün hâlâ hızlıdır. Kararı yine çabuk verir. Ama artık kararı veren adamla, o kararı uygulayacak adamı aynı masada tutabiliyor. İşe girenler bir yıl değil, sekiz yıl kalıyor. Toplantıları oğlu yönetiyor.
Cenazede gördüğü o tanıdık ise geçen yıl vefat etti. Ardından kırk kişi geldi. Rıfat Amca öldüğünde çarşı kepenk indirmişti.
İkisi de aynı piyasada çalıştı, aynı krizleri gördü. Aradaki fark yetenek değildi. Biri ömrü boyunca kendi kolayına kaçtı, öteki kendi zoruna gitti.
Mizaç, doğuştan getirdiğimiz özelliklerimizdir; onunla övünmek boyumuzla övünmeye benzer. Karakter ise o çantada bizim elimizle aşınan alettir. İnsanlar bizimle mizacımız sayesinde tanışır, karakterimiz sayesinde kalır.
Bugün çantanızı açın ve en paslı aleti elinize alın. İlk gün elinizi acıtacaktır. Acıtmıyorsa o alet zaten sizde vardı.



11 Responses
Ben böyleyim değişmem diyenin başarılı olduğunu görmedim.
Sadece verilmiş özelliklerimiz ile üzerine olumlu özellikler katmadan hayatta ilerlememiz çok zor sanırım.
Bazı zorlukları aşmadan hayatta zirveye çıkılır ama o zirvede kalıcı olunmaz. Önemli olan da zirvede sürekliliği yakalamaktır.
Bence hayatının en çok ihmal edilen gerçeklerinden birine parmak basıyor: Başarı, sadece hızlı olmakta değil, doğru hamleyi doğru yerde yapabilmekte…
Kendimizden katkı yapmak,
Biz bize verilen ile değil, biz bize ne katıyoruz o önemli. Artı birşeyler koyabiliyormuyuz.
Selim karakteri üzerinden aynaya bakmamı sağlayan bir yazı olmuş. Ne kadar da vurucu… Çok beğendim, tebrik ederim.
“Karakter ise o çantada bizim elimizle aşınan alettir. İnsanlar bizimle mizacımız sayesinde tanışır, karakterimiz sayesinde kalır.“
Kalbimi bıraktım bu söze cümleye ❤️
Özellikle son cümledeki ‘İnsanlar bizimle mizacımız sayesinde tanışır, karakterimiz sayesinde kalır’ tespiti yazının özeti olmuş, çok ilham verici.
Hayatımızda bir yere çıkmaktan daha önemli olan orada kalıcı olabilmektir.
Mizaçla övünmek yerine karakterin paslı aletlerini eline alma vaktini hatırlatan harika bir metin. ‘İnsanlar mizacımız sayesinde tanışır, karakterimiz sayesinde kalır’ sözü günün en değerli notu oldu. Paylaşım için teşekkürler.