Her yeni işe girdiğimizde hepimizin ortak bir hedefi vardır. Bir önceki günümüze göre daha başarılı olmak isteriz. Hiç kimse yeni başladığı bir işten ertesi gün ayrılmayı düşünmez. Tam aksine, bulunduğu işi öğrenmek, kendini geliştirmek, kariyerinde ilerlemek ve daha fazla kazanç elde etmek ister. Çünkü hepimizin amacı çalıştığımız iş yerinde mutlu olmak ve başarılı bir kariyer inşa etmektir.
İlk zamanlarda her şey yolunda gider. Bir yandan işi öğrenmeye çalışırken diğer yandan kendimizi geliştirmek için çaba gösteririz. Ancak bazen işler istediğimiz gibi ilerlemez. Mutlu olmak için başladığımız iş yeri, zamanla bizi en çok mutsuz eden yer hâline gelir. Mutsuz olduğumuz bir ortamda çalıştığımız için performansımız düşmeye, başarımız da yavaş yavaş azalmaya başlar.
O noktada kendi kendimize düşünürüz: “Ben bu iş yerinde neden mutsuzum? Mutlu ve başarılı olmak istememe rağmen neden kendimi burada iyi hissetmiyorum?” Hatta bazen sabah işe giderken, “Ayaklarım sanki beni işe değil de başka bir yere götürmek istiyor.” dediğimiz bile olur.

Yaşadıklarımızı düşündüğümüzde aslında patronun ya da yöneticinin verdiği görevleri eksiksiz yerine getirdiğimizi fark ederiz. Buna rağmen iş yerinde öyle biri vardır ki ne yaparsak yapalım onunla aynı noktada buluşamayız. Ben bir fikir ortaya koyarım, o tam tersini savunur. Ben bir çözüm üretmeye çalışırım, o bambaşka bir bakış açısıyla yaklaşır. Sürekli görüş ayrılığı yaşarız ve ne yaparsam yapayım bu durumu değiştiremediğimi düşünmeye başlarım. Sonunda da “Bu şirket bana göre değil.” diyerek ayrılma kararı veririm.
Aradan bir süre geçer ve yeni bir işe başlarım. Bu kez de aynı heyecanı taşırım. Yine başarılı olmak ister, istekle çalışır ve işlerimi en iyi şekilde yapmaya gayret ederim. İlk dönem gerçekten her şey çok güzel ilerler. Ancak zaman geçtikçe yine patrona ya da müdüre yakın olan biriyle sorun yaşamaya başlarım. Ben ne söylersem o tersini söyler. Bakış açılarımız hiçbir zaman birbirini tamamlamaz. Üstelik sürekli yöneticilere giderek benim olumsuz yönlerimden bahseder. O zaman kendi kendime, “Bir insan neden sürekli başkasının eksik taraflarına odaklanır? Gerçekten bu kadar olumsuz biri olabilir mi?” diye düşünürüm. Sonunda bu iş yerinden de ayrılırım.
Hayat ise devam eder.. Çalışmayı bırakamayacağıma göre yeniden iş aramaya başlar ve başka bir işe girerim. Bu kez kendi kendime, “İşte bu sefer oldu. Beni anlayan, bana değer veren bir şirkette çalışıyorum.” derim. Fakat belli bir süre geçtikten sonra yine benzer olaylar yaşanmaya başlar. Bu kez de içeride başka biriyle aynı sorunları yaşamaya başlarım. O an ister istemez, “Her gittiğim yerde neden aynı şeyleri yaşıyorum? Kader bana aynı oyunu tekrar tekrar mı oynuyor?” diye düşünmeye başlarım.
Artık bu durumun nedenini gerçekten öğrenmek isterim ve konuyu işinde uzman, bilgili bir kişiye danışırım. Ona, “Neden bunlar sürekli benim başıma geliyor? İnsanlar neden bana sürekli zıt davranıyor? Acaba problem bende mi?” diye sorarım.
Bana verdiği cevap ise bakış açımı tamamen değiştirecek kadar etkileyici olur.
“İyi bir yönetici olmak, sadece kendisine benzeyen insanları yönetmek değildir. Gerçek yöneticilik, kendisinden tamamen farklı düşünen insanlarla da sağlıklı bir şekilde çalışabilmektir.” der.

Ardından sözlerine şöyle devam eder:
“Her insan aynı bakış açısına sahip değildir. Kimileri geleceğe odaklanırken kimileri geçmişi düşünür. Kimileri olayların olumlu taraflarını görürken kimileri önce olumsuz yönlerini fark eder. Bazıları satışta çok başarılıdır, bazıları ise operasyonda daha güçlüdür. Kimileri çabuk unutur, kimileri ise yaşadığı hiçbir şeyi kolay kolay unutmaz. Önemli olan sadece kendinin kim olduğunu bilmek değil, karşındaki insanın nasıl düşündüğünü de anlayabilmektir.”
Bu sözleri dikkatle dinledikten sonra ona bir soru daha sorarım.
“Peki insanlar neden bu kadar farklı?”
Verdiği cevap aslında her şeyi özetliyor…
“Çünkü her insan dünyaya bazı avantajlarla ve bazı dezavantajlarla gelir. Hayat ise bize güçlü olduğumuz yönleri göstermekten çok, eksik olduğumuz tarafları geliştirmeyi öğretmek ister. Bu yüzden gittiğin her iş yerinde karşılaştığın insanlar, aslında eksik yönlerini fark etmen ve onları geliştirebilmen için karşına çıkar.”
İşte o an önemli bir gerçeği fark ederim. İnsan, kendisinde olmayan ama hayatını güzelleştirecek olumlu özellikleri kazanmaya başladıkça karakterini inşa etmeye başlar. Karakter dediğimiz şey, sadece doğuştan getirdiğimiz özellikler değil; sonradan öğrenip hayatımıza kattığımız güçlü yönlerin bütünüdür.
Kendime yeni özellikler kattıkça iş yerinde daha etkili, daha saygın ve daha fazla sözü dinlenen biri olmaya başladığımı fark ederim. İnsanları daha iyi anlayabilir, onları daha doğru yönetebilir ve farklı bakış açılarıyla daha rahat çalışabilirim. Fakat hayatın bana öğretmek istediği olumlu özellikleri kazanmadığım sürece aynı sorunlar farklı insanlar üzerinden karşıma çıkmaya devam eder ve istediğim başarıya ulaşmam her geçen gün daha da zorlaşır.



6 Responses
Peki o iş yerinde haksızlığa uğradıysak ne yapmalıyız ? Ya da bize ne yapma hakkı verir ?
Karşındaki anlatıyorsun anlatıyorsun anlamıyor gerçekten :))) insanları anladığın halde sabretmek zor iken. Anlamadan, tanımadan yaşamak da bu bilgiler varken ne bileyim…. :))
Karşımıza çıkan her insan, aslında bize eksik yönümüzü gösteren bir ayna değil mi?
olumlu özellikleri kazanmadığım sürece hep aynı insanlar beni mi buluyor diyorum
İş hayatında ve hatta tüm beşeri ilişkilerde karakteristik yapımızın ne kadar önemli olduğunu anlatan bir yazı… Teşekkürler.
Isyeri degisiyor ama ayni sahne tekrar ediyorsa ortak payda biziz. Karsimiza cikan o zit adam aslinda eksigimizi gosteren ayna.